Ağustos 04, 2009

aynı

düpedüz cinayet bu yaşamak denilen şey,
öyle hafifinden de değil,
her hamlede bin bıçak izi bırakırcasına,
yavaş yavaş ölerek,
'artık bundan fazlası ölüm' deyip de
yaşadıklarımla...rutin bir cinayet...
ve yerinde sayarak,
her dirilişte canlanmayı umut ederken yutkunduklarımla,
hep aynıyı tecrübe ederek ve yanarak...
aynı çemberin içinde koşarak...

ve insanlar hep aynı halkaları boyunlarında taşıyıp
aynı yollardan geçip
aynı sonlara vardırıyorlar kendilerini...
neyse o mayanın dozu iblise kulak veren,
aynılıklarından vazgeçmeyerek farklı boyutlarda dikiliyorlar...

derman ve daha iyi yok alemde
derman olmaya gönüllülük enayilik sayılır...
eylemsizliğin en tepesinden selam eden çabasızlıkla,
ben'e hayran, ben tavaflarında dönüp
döndükçe ruhen küçülen
cismen büyüyüp, içimi kasvete boğup,
dünyalı ötekilere yer bırakmayanlar...

ellerimde baloncuklarla gezmek
ve o baloncuklara alarak insanları
ya da çiçek halkalarından sözler dökmek yıldızlara
her birine ayrı bir gezegen yaratmak aşkı...

diğer yanda boşluk, soğukluk, donukluk...
neticesi
beyhudeliğe gark oluş...

içsel devrimlerle gelen gaddarlık güdüleri ,
ve onların dağılmaz büyüleri...
içten bölünerek ikiye,
savaşarak kendinle ve bağlı olduğunu sandığın her şeyle
iki savaşçı halinde kendine saldırmak ki
(saldırtılmaktır olan)
basit hikayelere özenip kendini çözümlemek varken
kördüğümlemek nefesimi...
kanamak...

ne söz gelse iç'ten
karşılığı bulunamayan bu yeryüzü mevsimde
saçlarımı döküyorum yaprak yaprak...
her yaprak eyvallah...
her şeye ve herkese eyvallah...
...

yaşam hafife alınamayacak bir cinayet
her cinayet bir dersken
kaçırmamam gereken kan izleri var...
köşeyi ve bucağı koklamalıyım,
takip etmeliyim
teşhis etmeliyim ölen yanlarımı...
ve analiz edip bilimselliğin gözüne girmeliyim,
bu aralıkta şükürlerden geri kalmayıp ilimselliğe eyvallah'larımı göndermeliyim...
öğrenmeliyim olan'ı ve ölen'i...
soytarı cinlikleri süzüp red'din dibine gömmeliyim...
ebeb'i öyle bir öğrenmeli,
gözlerime öyle bir dokumalıyım ki
nakış nakış...
kendisinden gayrısını görmeyeyim...
çürümeyeyim daha fazla...
sönmeyeyim...

Temmuz 24, 2009

sır

kadim zaman gezginleri gibi,
ta nicelerden beri gezginmiş
biri diğerine,
diğeri birine yolcu olmuş
bilmişlerdi her hali sanki...
her hal ki dünya demekmiş
hayat demekmiş
cennet ve cehennemmiş
tüm coğrafya ve iklimleriyle...

kadim zamandan kalan iki gezgin gibi,
sanki o kadar eski bir tanıdıklıkla,
ve sanki eski bir kırgınlığı taşırcasına,
geçtiler o köşe mezarlıklardan...
ekilemeyen ve söylenemeyen
onca macera ve insanı taşıyordu ikisi,
o hikayeli narin taşlar gibi...
biri farazi hikayelerden yana
diğeri insanlardan yana bereketli...
iki omuz,
iki yük,
yan yana...

bir yönüyle ölüm bir yönüyle yaşam,
görmeyen için bir bahçelik olan o yerlerden
fısıltılar yükseliyordu,
dua gibi...
iyiye işaret hareleri halinde
tüm şehre yayılıyordu,
hayat ve ölüm çizgisi üzerinde ikişer adım
adımlar yuvarlanırken,
billur bir gök çiziliyordu yeniden...
/
hayat,
yolculuk, yolcu olma hali
adımlarda gizli...
ve her yolculuk hali insanî
yükletemez kimseye vebâlini...
kırıklığı yüklenebilirdi lakin...
hem kendininkini
hem kırdığınınkini...

kendine varır kendine döner...
su olur göğe gök yere varır,
şehir iki ayrı yakaya ayrılır,
su durgunluğuyla kalamadan,
bitmez idi
içten içe kırılmalar...

ufak ufak depremler olmuş olsa da
fark ettirilmiyordu...
bu ikili kırıklık,
ki birinin kırklığı diğerinden sebep...
diğerininki birini kırmadan...

ve billur gök yaralı bir kanadından...
kendini bilmezliğin cenahından...

ah ki insandı işte...
ne bildiyse tek kalemde yok edip,
en yüceyken düşüklerin de düşüğü
aşağıların da aşağısı olabiliyordu ki
böyleydi...

vazgeçip sözlerden
renklerle yorumladılar bu hali ki
geri dönüşsüz bir hal miydi,
değil miydi bilinemedi...

griyle yorumlandı olan biten ilkin..
belirsizlik ve tedirginlikti gri...

geldiği şehre en çok yakıştırılandı ya,
elbet hüzündü...
kara bulutların rengi...
hangi yel esse de savuramaz bir kasvetti...
ama ki her karanlık bulutluluk:
bir gökkuşağı umuduydu...
öyleydi...
billur gök eskisi gibi olmazdı...
bu gerçekti... isimler kadar gerçek...
ama
belki kırıldığı yerden çiçeklenir iyileşirdi...
iki kelam ve iki bakışa
"affettim" der,
parmaklarından
beyaz beyaz çiçekler dökerdi yine,
huzur verirdi...
/
renklerle nakşettiler hali...
ikincisi mor idi sanki...
dalgalar üzerinden karşıya gönderildikçe
beyaza çalar bi halde geri geliyordu...
arada mavileşiyor dalgalara renk veriyordu...
gri bulutlara inat...
çiçeklenmeliydi...
çiçeklenecekti...

sonra iyiden iyiye bir yeşil aldı bir pırıltı ki
gündüz yakamozu bu dense
amennalar düşecekti ayın saçlarına...
ikili adımlarla teyitlenerek çoğalacaktı
gündüz pırıltılığı...
yine huzurla...
/
sonra bir aralık geldi yine
gri
kıvrımlı yollardan geçerken geride kalan
yokuşlardan görülen iki gri gölgeydi...
yol güneşlenir ve gölgelenirken,
tek dilek iki pırıltılı gölgeydi...
gölgeyken bile beyaz çiçekler döken
pırıltılar taşıyan iki huzurparesi...
/
renkler gönderilmişti fezaya,
aydınlıklar dileyerek karanlıklara...
renklerle yorumladılardı ya bu hali
bu seferki renksizlikti...

ama beyaza en yakın haldi bu renksizlik
o yüzden güzeldi...
beyaz olamamış olsa da yine,
zamanın ellerinde olgunlaşmaya duran,
zamanabakan çiçeklerinden damıtılacak,
kırılmaların merhemi olup layığını bulacak
tekrar beyaz olması arzulanan
bır sır idi şimdilik ol'an...
demlenmeye duran...




Temmuz 22, 2009

iç kurtları

kelimelere emanet yürüyen aklın önüne dizildi ahkamlar...
sıra sıra...
nizam bozulmadan...
öncesi sessizlik:
sonrası boran...
biri diğerini ezmek parçalamak yok etmek üzere programlanmış
kalabalık ahkamlar...
oğulları: iç kurtlarım....
dayanakları: kelimeler...
kelimeler...
kelimeler...
hem müsebbib hem katil...
vazgeçilemeyen o kelimeler...

kelimelerin ez cümlesi...
herbir hücreme,
herbir yaşamsal zerreme zerk olunuşu,
cennetten düşüşün imzasıydı...
düşüşlerde çelinen: akıllardı
yine kelimelerle...

düşmek ve düşürülmek
ezelde ve ebedde yazılıydı...
anlayamazdık levh-i mahfuzun dilinden...
geri kalan her şey bahane...
ne adem'di ne havva'ydı sebep
kim karşı koyacaktı ki iblise...?
yaratılmışların ve
yaratılacakların içinde kim günahtan tamamen arınıktı...?

ikili hatalara indirgenmişti o düşüş
lakin
herkes idi o düşüşün müsebbibi...
herkes...
ayrı ayrı...
her tekil görünüşlü ikilem ruh...
harcı topraktan karılan ve
o harcın içine kelimeler
ve ki
isimler katılan her beden...

her adem oğlu
ve ki
her havva kızı...

düşüşlerin hissedilişi
paylaşılamayan kısımları bile aynı...
insan, "ortak payda"dan kendine has "pay"lar çıkarttığı zaman bile
bütünden kaçamıyor...
şimdi ol'an gibi...
"pay" çıkartmaya çalıştıkça,
"payda"nın en dibinden, selamlar gönderirken buluyorum kendimi...
kendilerimden oluşan mahşer yerimde...
dünya kadar kalabalık...
dünya kadar yalnız...

cem-i cümlesinden kaçınık,
karanlığa sarınık...
ki aklanmak içindir en karaya bulanmalar...
karalardayken ben
derin bir uyku hali var imiş ki,
beslediğim ve
beslemekten haz aldığım iç kurdum
habersiz çoğalmış...
gizlemiş arkasına en az kendi kadar kemirici ama
daha aç kurtları...
bu yeni gelenlerin kelimelere ve ki düşüşlere kastı daha büyük imiş ki
kuyruklarına astıkları tenekelerden ses çıkmıyor...
tenekelerin içlerinde kelimeler var...
çalınıyorum azalıyorum bu sayede
aç kurtlarımın tenekelerinde paslanıyorum...
peyderpey...

bu kalabalık iç'ten çıkmanın vaktidir artık...
bu denli kemirgen bir coğrafyada yaşamak
bu denli işkence kabiliyeti...

karaya bulanırken
yıldızları görmeyi unutan gözlerime asmalıyım içimi...
gözlerimi de sakin bir yörüngeye...
kurtsuz...
kimsesizliğimi lisan-ı hal ile o kadar belletmeliyim ki evrene,
tanrı kimsesiz şehitlerini yıkamaları için gönderdiği meleklerden
bana da göndersin...

kelimeler...
o anda kelimelere de ihtiyaç kalmaz
sadece aklanış...
çoğulluklarımdan o nihai tek'illiğe varış...
bahanesiz...

Temmuz 18, 2009

rot-balans

"balanssızlıklar ana sarsıntı kaynaklarıdır"
teknik bir ders notu, bu kadar net ortaya koyabilir
her iniş ve çıkışı...

teknik mevzular,
psikolojik tahlillerin "yüksek" rakımlarından pek aşağılanır,
hor görülür,
itilir kakılır ama
kendini bilmezliğin geçkinliği
saçmasapanlığın pik noktasındayken
bu kadar da enfes bir "nokta" olur mevzuya...

iki katmanız hepimiz...
ruh-beden...

bedeni ruhuna dar gelenler var,
ruhu bedenine dar gelenler olduğu kadar...
bir de ruhu bir genişleyip bir büzülenler var,
ve bu sayede hem içerde hem dışarda olanlar,
uzunca bir süre,
bir nefes alışın derinliğine ikna oluncaya kadarki bir süre
gün yüzüne çıkmadan öylece sindiren,
pişen,
yanan;
ve dahi anlaşılmaz bir hal ile
hızlı bir maratonda geride kalışın paniğiyle depara kalkan:
ben gibi....
bensizliği ana titreşim kaynağı olan kimse:
ben gibi...
denizin bulanık hallerinin çökelmesini beklemeden yüzmeye kalkıp
boğulan,
ve dahi boğan,
eksilen ve dahi
eksilten...
deniz durulduktan
kumlar dibe çöktükten
o bulanıklık saydamlığa bıraktıktan sonra kendini,
yanlış denize kulaç attığını fark edip,
zamanın oyununda son puanını da kaptırmış olan...

"böyle gitmemeli" demek hiç bu kadar sahici olmamıştı...
reset makamından ya da default ayarlarından
boy vermek isterken,
kesin bir emniyet için farkındalık tohumları ekiyorum
kıyıda köşede kalmış ruh katmanlarıma...

ve af diliyorum allah'tan
tüm ziyanlarım için...

Haziran 18, 2009

dipten selamlar

hava kütlelerinden flim çekiyorum oturduğum bu gereksiz yerde, boşlukla koyun koyuna yatarken...
her hava kütlesi bir fotoğraf karesi,
peşpeşe takıyorum kareleri,
tecrit günlerimden bir film daha...
hepsi aynı ama hep farklı...

işte şurda bir gülüş,
böyleydi değil mi?
canından can katarak, öyle yürekten
gözlerinin içi gülmekten gözükmüyordu...
gözükmezken gözümün kendisi oluyordu...sanki öyleydi...
öyleyken gördüğüm kimin gözünden süzülüyordu, o mu ben ben mi o oluyordu...
sanıyorum böyleydi...yanındayken bakmadığım zaman bile gördüğüm, bazen çekindiğim...şimdi hatırlayamamamın işareti miydi o tuhaf korku...
neyin korkusu? süreksizliğin mutsuz sonlarına alınan bir gard mıydı...
kurallaştırılmış, ön görülmüş mutsuzlukları kabullenmek istememekten miydi,

neden?
çok tüketmeye kıyamamaktan,
korkudan,
bir şeylerin korkusundan...
halbuki tüketmek için verilmesi gereken zamandan bile yoksunluk vardı...
peki bu kayıp günlerin telafisi verilecek miydi aynı aşkla, aynı şevkle, aynı istekle...

dokunuş da vardı, sevgi ve sahiplenişin birliğini hissettiren,
öyle güven verici
öyle sıcacık eller...
gülen yüzleriyle birbirine şarkı söylerdi eller,
sanki öyleydi...
çok zaman geçti,
"gelmemiş yarının şikayetçiliği"nden yüzüm kalmadı rabbime edecek kelam,
bu filmlerin dönüşü,
başımın dönüşü,
cisimleşip büyüyen ve işte tam da kursağıma oturan bu hasret,
bellettiriyor özlemin en dip noktasını...

Haziran 14, 2009

ıraksak

yakınsayamamaktan muzdariplik...

Haziran 04, 2009

...belki

ne kararsız,
ne hayali sözlere boğulmuş bir duruş olmalı...
her şey gerçek olabilmeli,
acı verici derecedeki bir gerçekçilik bile kabulümdür...
yeter ki gerçek olsun...
düşsel boğulmalar denizi toplasın eteklerini üzerimden...

dokunabilme gerçekliğinde gezinmeli her bakış, her söz, her eylem,
ve her yol...
tüm duyular aktarılabilir olmalı dokunmalara ki
boşluktan kalan yere sahiciliğin tahtı kurulabilsin...
dokunuş olmalı,
nefes otomatik pilottan alınıp ellerime teslim edilmeli,
hissedilebilmeli artık...
bir çıkış niyetine bir yol...

bir şeyler dönüşmeli bir şeylere, beni kapsamalı evet yine
ama bu şekilde değil,
yok...bu denli ruhsuz değil...
evet belki acı vericisi bile tercihimdir ama
ruhsuzu asla değil...

boşluk...
sarılmak isteyişlerime sırtını dönüşün
her seferinde canımı acıtıyor...
farazi anlamlarda elbet...gerçek gibi değil...

belki de başkaca bir surette,
her şeyi sevmekten vazgeçirebilecek bir gaddarlık çökmeli
göz kapaklarıma,
gecenin gündüze inişi kadar doğal bir geçişkenlikle
yumuşacık bir gaddarlığı kimyasına katabilmeli ruhum...
olabilmeli...

kavgalar tuhaf bir keyif içermeli bencilce ki artık zarar olmasın:
dışsal yıkımlar zerre miktarı zarar verememeli
içsel küme elemanlarıma...
hatta bu yıkımların, içsel yenilenişlerin yapımında emeği geçmeli...

keyfiyetler için heder olan ruh heder edebilmeli,

hariçten kullanılan yanlarım hemencecik ayrışıp cisimleşerek
kullanıcısının yüzüne vurabilmeli yaralarını,
heyhat...
o vakit kalbim ne de çok cisimleşme yaşayacak olurdu bu misafirlikte,
rabbim bilir...

piyon niyetine kullanılan ömür
dişlilerin arasına sıkıştırıp kendini
kendinden vazgeçmek pahasına da olsa değiştirmeli
çarkların dönüşlerini:
bir çember içerisinde dönerek çoğalan bitmez işkenceleri...

anlaşılmamak acı vermemeli,
"umur" lugattan silinmeli...

...

yok aslında belki
böyle hiçbir şey olmayabilmemeli
hiçbir sanrı üzerinden,
"gerçekçi" sanrılar üzerinden de mahvolmamalı benlik,

aslında var olmadığının farkına varabilmeli...

Blog Listem

İzleyiciler

Hakkımda

Fotoğrafım
bu bâb toprak ahvâlini beyan eder/ki tabiatı soğuk ve kurudur...