Ekim 11, 2009

eksi 1


tedirgin ruhlar kabilesinin saygıdeğmez sebebi...

ülkece kara kara bulutlar püskürtmekteyiz....
ah yine mi! demeyiniz...
gönül isterdi
günebakanların güneş'e bakışından huzmeler koparmak,
ve gözünüzün karanlıklarına o huzmelerden demet yapmak...
ama siz layıkatınızı göremediniz...
bugün geleneksel ve dahi döngüsel sene-i devriyelerinizden birini daha yaşarken siz,
gidişiniz olur da dönüşünüz olmaz inşallah diye
ardınızdan kaktüs tohumları ekmekteyiz...

kabilecek bize bu denli yerlik yurtluk ettiniz...
Allah razı olsun mu demeli işte biz onu bilemedik, bilemeyiz....
zira bu ettiğiniz yerlik yurtluk bizi yarım'lardan da düşürdü...
ürerken biz
çoğaldığımızı ve her gönülden pay edineceğimizi sanırken layıkıyla....
yarımlar çeyreklere çeyrekler daha da çeyreklere...
dönüştü...

çoğaltmak karelerimizi almak değil idi zira payımız yanlış idi: 1 idi
nerden bileceksiniz....
yarım da olsa farkındalık'ı bizim kadar önemsememişsiniz
yalan da olsa ciddiyeti bizim kadar benimsememişsiniz...

kabile halinde çeyreğin çeyreğinden de geçkinlikler olarak
bu döngünün aptallığını ve hüznünü paylaşmaktayız...
hayret edersiniz...
yok etmeye uğraşan yanınıza rağmen meydan okumaktayız....
bilip bilmemekten gelmelerinize
bilmemeyi cennet eylemenize katılıyoruz
ama gülmekten katılıyoruz....

kara bulutlarınız gölgeniz olacak,
bizim karelerimizi aldıkça limitiniz sıfıra yaklaşacak
ne kadar da acı
siz hep sonsuzu isteyerek bölünürken
sıfıra çekilmektesiniz...

günebakan çiçeklerine özendiğinizi duyduk ama
yüreğinizdeki bu kar yorgunluğu çözünmeden
yalın yalnızlığınız ısınmadan hangi güneş size yüz verir?
bunu kendinize sormalısınız....

sebepsiz keyfiyetler de çoğalıyor
ama biz çeyrek ötesi çeyrekliklerin çoğalması gibi değil onlarınki...
payları 1 değil ve
bize uyguladığınız çoğalma metodunu onlara uyguladıkça siz
keyfiyetin getirdiği sebepsizliklerde
boğulacaksınız...
bunu biliniz...

umarız bu keyfiyeti bozacak "sebepler sözlüğü"nü yazmaya başlarsınız...
ve bağlayabilirsiniz her sebebi bir sonuca...
her maddeniz -meli -malı ile biterken,
bizler kurtuluruz "payda" olmaktan...

unutmayınız ki bu kabileye yapılan her yatırım
size bütüncül bir şevkle farkındalıklar getirecek...
kareleri almaktan vazgeçip köklerimize ininiz....

biliriz ölüm'ü daha çok istersiniz
ama adet yerini bulsun
ne derler hani:
mutlu seneler geçiriniz(!)
parçalanmış halleriniz ve siz...



Eylül 27, 2009

yarım yollar

ya da kendi kendini yolda bırakmalar...
ki her şey "öldürülmeye gösterilen gönüllülük"le başladı...
ruhun her uzantısı, sünen her parçası kesilip "kayıplar listesi"ne derkenarlık yaptı,
yanlış metodlarla katledilirken...
öylesine...
insan kendi sebebine varamazken,
ve hep yarım yollarda yarım yarım soluklanırken
her cinayete bir sebep bulunurdu...
tam, eksiksiz mükellef bir sebep:
hayatsızlık...

kavgadan kaçarken
kaçarken kavgalardan tıkanan
kulaklar değildi...
hayatın sızacağı çatlaklar
delikler
aralıklar
itinayla tıkandı uzun parmaklarla...

hep "bir yol" yapmaya çalıştıkça hayat
yarı yolda kaldı...
zırh delinemedi
zırh sapasağlamdı...

hayat içeri giremedi ama kelimeler içerde yankılandı...
habis kelimeler ve şifa kelimeleri her gece dizildi yıldızların koynuna...
parlaklıklarına göre kıyas edilip habisler ayıklandı kendi sathına...

yıldızların ışığından gayrı bi referans kalmamışken, tek ayrım böyle oluyordu...
yarı yolda kalmanın yorgunluğu...kelimelerin iliklerine işliyordu...
bu çaresizliğe çare varsa da gelmiyordu...
zira uzun parmaklarıyla tıkamıştı her geçişi...
yolları tamama erdirmiyordu...
kaçtıkça koynuna düşülen düzeni
emr-i vakilerin şahıyla sözleşmiş çekirge sürüsü gibi arsız
tecavüz ediyordu...
aç...
kemirgen...

kemirip uzun parmakları
hayatın sızmayı başaramadığı her yere sızıyordu
izin istemeden!

ses anne naifliğinden uzaklaşırken, susarken...
kabasabaöylesine moleküllerini solurken, ciğerlerim donuyordu...
donuk solukların son duasıysa :
"çekilse gölgeler
bi sis çökse en beyazından
hiçbir şeyi görmeden öylece donmuş zihin parçası ve sessizlikle...
yarım olan her şey kapansa da
tamı tamına bir sis çökse iç'in ortasına...
nefesi kesercesine bir sis,
hiçliğin ortasına..."oluyordu

Eylül 07, 2009

kusmuk

bir yokmuş, bir yokmuş...
boşluğa dalan gözler
yeni boşluklar oymuş....
yeni boşluklarla daha da büyümüş habis huzursuzluklar...
sinsice...
hissettirmeden...

düşüş...düşüş...
ve dahi düşünüş!
ne düşüşmüş bu ya rab!
ötelerden berilere uzanıp saç diplerimden çekiyor beni!
sinsice yaklaşıp
dibine kadar hissettirerek...

allah'ım...
kelimesizlikten yandım...
alev'imi duman'ımı is'imi ağıdım yaptım,
duama kattım...
yıldızlara ellerimin çarptığı zamanlardan kalma pırıltıları
gözyaşım sandım,
senelerdir sen sanıp,
sensizliğime tapındım...

yaprak kıpırdamaz,
güneşi boyamışlar ama kapkara hala...
hep aynı yerde asılı,
göğün katmanlarını bile aşındırmazken....
her gün birbirini kopyalarken...
her gün hafızasını yitiren insanlara
biriktirmenin cehennemini anlatamazken...

her günü farklı sanan aynılar...

dillerin altında bambaşka diller!...

ve dahi kalplerinin altında bambaşka kalpler...

ne kimse sahici
ne kendi gibiyken...

aldanma ve avuntular
düşler ve rüyalar
kurtaramazken...

kusmak istiyorum...

kanmaları
kanamaları....
birikmiş kirlenmişlikleri....

kusarken ve
küçülürken ben,
yani zaman geriye sararken
ta ki dilsiz bir insan yavrusuna dönüşene kadar
kusarken...
kalp pıhtılarını ve insanları...
kova kova beyin ve akıl...
şehirleri kusarak....
zindan ve dahi cennet olanları...
ülkeleri kusarak,
meridyenleri ve paralelleri boğazıma takılmalarına rağmen...
kusarak şu dünyayı..
belki rahatlarım...
/
allah'ım...
aldanışlara açılan ellerimi sen al...
yoksa ellerimi de kusacağım...

titreyen




















titrek aynalar...
etraf titriyor...
yer ve gök..
gözüm yok...
o yüzden ancak aynalarla...
korkutucu değil mi?
ve baş döndürücü...
kusacak kadar dönüyor başın değil mi?
her zamanki hal...

sarsılan yollar...
kaypak insanların kaypak zeminleri...
her gün tapındıkları dünya düzeni ve onun titreyen nağmeleri...
ne kadar yorucu değil mi...
her zamanki hal...

burnum sızlıyor üstelik...
gözyaşları çıkamadığı için
olmayan gözümün, yaşları...
titretiyor burnumun kemiğini ve
her an her saniye bu kıyamet halinin şavkı vuruyor
gözümden kalan boşluğa...
rutinlikte sallanırken üstelik bu manzara,
ne kadar da tuhaf...
cümle alem kendi podyumunda teşhirdeyken
denizin üstünde koştuğumu sanamadığım zamanlarda
hep burnum sızlıyor...
alem titriyor...

mesleğimi sorarlardı
"deniz koşucusu" derdim,
halbuki duymazdım kıyamet meleklerinin arkamdan
"zavallı aldanış avunucusu" dediklerini...
bazen yoldaş görünümlü haramiler çıkardı yoluma,
katık olurlardı ekmeğime
can olurlardı canıma
gün gelir de zehirlerini bırakıp arkalarında
canımdan, verdiklerinden kat be kat fazlasını çalarak,
kopararak,
kanatarak,
uçuverirlerdi...
savrularak...
en çok da anlamayarak...

anlamlandırılamamak
canımdan kopmalardan kanamak
o kadar alışkanlığımda oldu ki
daha ne kadar kanayabilirim deyip de ölmediğim günlerden bir gün
ölmüştüm işte....
ölmüştüm de bilememiştim...

küçük kıyamet melekleri:
"her ölüm aslında kıyamet ya,
işte bu titreyen aynalar,
günahların ağırlığından sarsılır da katlar sarsıntıları,
dürülen yerler ve gökler geçer aynalardan..."

ama bunlar hep gördüğüm aynalar...

küçük kıyamet melekleri:
"her ölüm aslında kıyamet ya,
işte bu sarsılan yollar,
boşunalıklara gidenlere gittiklerini belletmek içindir..."

ama bunlar hep yürüdüğüm yollar...

/

madem hal böyleydi,
madem her yaşayışım aslında ölüşü beraberinde sürükledi,
madem hep bitmek üzreydi başlangıçlar
isimleri neden başlamak oldu...
hiçliğe gidecekti madem bir iz bir söz bırakmadan
isimler neden başladı hiç bilinmeyen dimağlarda...
bir iç çekiş sarsıntısında yaşamaktı madem olan,
bu sarsıntıya sarsıntılarını ekleyen haramiler neden vardı...

madem bitişlerde konuşan sadece göz yaşlarıydı,
olmayan gözüm niye olamadı...
dilim niye vardı...

Ağustos 17, 2009

uzaksor

yeni bişey değil kayboluş:
gözümün ışığı,
alnımın yazgısıdır...

oturup,
aynaları alıp karşıma alnıma nakşettiğim bir mühür...

aradığım: alnımın orta yerine çakılı durur bir ömür...
de görmem... gördürülmem..
düşerken silinmeye yüz tutan rotalarım,
haritamdan binlerce yöne sevkeder beni...
kendini “azad ettirdiğinden” beridir göksel cennetinden,
mecnundur artık havva yanım...

aksilik ya işte
vardı bir terslik ki
en çok mecnunluğu sevdim…
yasak meyve,
zemininden ırmaklar akan,
mayhoş eden şaraplar da hoştu lakin,
çöl yolunun kavrukluğunda olmak aşktı...
cennet keyfi değildi…

fiyonklar arasında göz kırpan o ilk yurd, yurd olmaktan uzaktı...
geri dönsem fazlasını isterdi gönül, zira elma’sını bile tatmıştı…
ve kovuluş:
o ısırıktan sonra, aşka körük tadında bir tatlı ızdıraptı...
bu yeryüzüne atıldığımdan beri,
ceset yanım ağır basmaya,
suyumun üstüne çıkmaya çalıştığından beri,
inadın şanı ya da karası olmuş kayboluşlar…
bulunamayışlar…

aklımın, bir köşede birleşemeyen kenarlarında dans eder gözlerim,
uçuruma yakınsak sıratlarda iç çekişen yanlarıma tebessüm gönderdiler :görenler..

görenler ki içlerini dış eyleyip,
beni hicaba bulayıp, dışımı öteleyen ilahiler…

görenlerden sorun beni!
bakmak’la görme’nin ayırımdakilerden...

sakiden şarap bekleyenlerden değil,
saki olanlardan sorun…
şaraptan sorun…
meylere gözyaşı katıp sunanlardan,
sarhoşluktan sorun beni…

bütünleşikliğe dışardan bakarak ulaşmak " isteyenler"den değil,

iç’ten içe gererek gönül bağını sırat eyleyip,
cennetüstücennet’e,
ulaşılamayana ulaşmaya adananlardan sorun…

çabalayanlardan sorun; ateş-i aşk’a varmak için didinenlerden,
yanmaya gönüllü gönülden sorun…
bi ucu suda kalmış yanımdan sormayın…

beni benden sormayın,
vallahi sormayın,
bir düşüşteyim ezelden ebede,
cevaplanamayan çaresizliklerden sorun…

Ağustos 16, 2009

hangi

olasılıksızlıklar eşiğinde,
olmazlıklar arifesinde,
yok oluşlarla yapılan ayinlerde,
anlamsız gözbebeklerinde...

sahipsiz benliksizliklerimden
mide bulantıları miras alarak,
bıraktığımı sanarak arkada zifti parçalarımı:
her parçayı
her seferinde kendime göre simetrisini alıp
tekrar tekrar önüme katarak,
tekamülden zerre nasiplenmeyip yerinde sayışın var oluşuna
hayret ederek,
yok olamayarak
dökerek,
dökülerek,
şakaymış gibi gülerek...
hikmetten nasibi sanki inadına keserek,
şeklen yaşayan kalıbıma söverek...
nefessizlik ya da ölümden düşerek...
düşürülerek...
lanetlerin sırladığı aynalardan kendini seçerek,
her seçişte laneti okuyarak,
yerle gök arasındaki hangi aralıkta? diyerek...
arayarak,
sorarak hep
hangi demdir bu dem...
hangisi...

"yooo..yo bu değil istediğin...
yook ...yok bu değil beklediğin.."
latif bir ses:
pamuktan dokunmuş varlığı,
tezat kancası kalbimde her daim...

rüyadaydım, gerçek değil...
avuçlarında dalgacı kelebeklerle geldi yanıma...
"yoo bu sen değilsin" dedi,
uzandı, uzadı..
uzadıkça gölge gölge sündü üstüme...
kelebekler ölünce
gözlerime ağladı...
dalgalar döküldü her ölüşten...
ve darlanmalar...
bunca varlık var iken, gitmeyen-bitmeyen gönül darlığı...
hak idi...rüyada bile
müstehak idi...

"varlık tadı nedir bilseydin burda olur muydun?"...

gölgesi eğildi içime,
kadim bi kuyuyu eşeştirircesine,
tersyüz eyledi gözlerimi...

saçlarımı tel tel savurdu doğunun ve batının meleklerine...
kutsanan bi kuytu incisinden arta kalan boşluklara akıtarak yaşını
dedi ki
"yok...
yokluk içinde tattığın tadımlıklardan değil hiç biri...
yooo...
yo bu değil istediğin..."

varmış olsaydım o deme,
kıtlıktan çıkmışcasına gömerdim kendimi o tada,
bulardım her yanımı, demlenirdim ışığında...
daldırırdım suretimi son nefes hacmimi doldurana kadar...

bu mahşer yeri ağrısı doldurmazdı bedenimi,
hiç dökülmezdi saçlarım:
melek kanatlarına karışırdı...
bulsaydım...
o olsaydım...

Ağustos 04, 2009

aynı

düpedüz cinayet bu yaşamak denilen şey,
öyle hafifinden de değil,
her hamlede bin bıçak izi bırakırcasına,
yavaş yavaş ölerek,
'artık bundan fazlası ölüm' deyip de
yaşadıklarımla...rutin bir cinayet...
ve yerinde sayarak,
her dirilişte canlanmayı umut ederken yutkunduklarımla,
hep aynıyı tecrübe ederek ve yanarak...
aynı çemberin içinde koşarak...

ve insanlar hep aynı halkaları boyunlarında taşıyıp
aynı yollardan geçip
aynı sonlara vardırıyorlar kendilerini...
neyse o mayanın dozu iblise kulak veren,
aynılıklarından vazgeçmeyerek farklı boyutlarda dikiliyorlar...

derman ve daha iyi yok alemde
derman olmaya gönüllülük enayilik sayılır...
eylemsizliğin en tepesinden selam eden çabasızlıkla,
ben'e hayran, ben tavaflarında dönüp
döndükçe ruhen küçülen
cismen büyüyüp, içimi kasvete boğup,
dünyalı ötekilere yer bırakmayanlar...

ellerimde baloncuklarla gezmek
ve o baloncuklara alarak insanları
ya da çiçek halkalarından sözler dökmek yıldızlara
her birine ayrı bir gezegen yaratmak aşkı...

diğer yanda boşluk, soğukluk, donukluk...
neticesi
beyhudeliğe gark oluş...

içsel devrimlerle gelen gaddarlık güdüleri ,
ve onların dağılmaz büyüleri...
içten bölünerek ikiye,
savaşarak kendinle ve bağlı olduğunu sandığın her şeyle
iki savaşçı halinde kendine saldırmak ki
(saldırtılmaktır olan)
basit hikayelere özenip kendini çözümlemek varken
kördüğümlemek nefesimi...
kanamak...

ne söz gelse iç'ten
karşılığı bulunamayan bu yeryüzü mevsimde
saçlarımı döküyorum yaprak yaprak...
her yaprak eyvallah...
her şeye ve herkese eyvallah...
...

yaşam hafife alınamayacak bir cinayet
her cinayet bir dersken
kaçırmamam gereken kan izleri var...
köşeyi ve bucağı koklamalıyım,
takip etmeliyim
teşhis etmeliyim ölen yanlarımı...
ve analiz edip bilimselliğin gözüne girmeliyim,
bu aralıkta şükürlerden geri kalmayıp ilimselliğe eyvallah'larımı göndermeliyim...
öğrenmeliyim olan'ı ve ölen'i...
soytarı cinlikleri süzüp red'din dibine gömmeliyim...
ebeb'i öyle bir öğrenmeli,
gözlerime öyle bir dokumalıyım ki
nakış nakış...
kendisinden gayrısını görmeyeyim...
çürümeyeyim daha fazla...
sönmeyeyim...

Blog Listem

İzleyiciler

Hakkımda

Fotoğrafım
diğer-im
bu bâb toprak ahvâlini beyan eder/ki tabiatı soğuk ve kurudur...
Profilimin tamamını görüntüle